top of page
DEMODE SİYAH LOGO_edited.png

Neye Bakmıştın?

Boş arama ile bulunan sonuçlar

  • hong kong kolaj serisi

    hong konga taşınalı 4 yıl oluyor. hala gezmediğim yerler, tatmadığım deneyimler var burada. artık ikinci evim olan bir yer olmasına rağmen insanlar bana “hong kong nasıl?” diye sorduklarında nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum. o yüzden hong kong’u bir fotoğraf serisiyle anlatmaya çalıştım. farklı kolajlarda şehrin farklı yanlarını yansıtmaya çalıştım. herkesin bildiği ve şehri tanımlayan uzun binalar ve neon tabelaların yanı sıra ayrıca sahip olduğu doğa, plajlar, kültürel alanlar ve sokak sanatlarıyla. birçok yanı var hong kong’un ve hala tanıyabilmiş değilim hepsini.

  • Nilsu Gülbay: Merakı Bir Yönteme Çevirmek

    Nilsu Gülbay’ın çalışmalarıyla ilk karşılaşmam, lokal sanatçılarla yaptığım röportajlara uzun bir ara verdiğim bir dönemde gerçekleşti. Instagram hesabında paylaştığı 10x10 kare kâğıtların üzerindeki çizimler, yapıştırılanlar, dikilenler ve karalananlar, her gün formlarını değiştirerek farklı bir kolaj çalışması olarak ekranımda beliriyordu. 50’e olan geri sayımının, yanlış hatırlamıyorsam 21. gününde, kendimi Nilsu’nun DM kutusunda buldum. “Bayadır bir sanatçı bende bu kadar merak uyandırmamıştı. Söyleşi yapmak ister misin?” Nilsu’yu ortak arkadaşlardan tanısam da yaratıcı kimliği hakkında çok fazla bilgim yoktu. Bu öğrenme ihtiyacıma, söyleşi öncesi yaptığım araştırmalarda Nilsu’nun ne kadar çok işle aynı anda uğraştığını fark etmemle başka bir merak eklendi. Kendisini multidisipliner bir sanatçı ve grafik tasarımcı olarak tanımlayan Nilsu, Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nde 4. sınıfta okuyor ve bitirme projesi Catcall üzerinde çalışıyor. Kadınlarla yapılan röportajları kolajdan oluşan bir kitapta bir araya getiren bu proje, sözlerin ve yaşantıların kamusal alanı kadınların gözünden nasıl dönüştürdüğünü araştırıyor; duyulmayanları görünür kılmayı amaçlıyor. Akademik uğraşlarının dışında Sofar’da sosyal medya içerik üreticisi, Cross Ink’te ise dövme sanatçısı olarak çalışıyor. Bir şekilde kişisel projelerine de vakit ayırabiliyor. Nilsu Gülbay, Personal Identity Projesi, 2025 Bilkent’te okuduysanız ya da okumuş birini tanıyorsanız, sadece bölümü götürmenin ne kadar tüketici (fiziksel, ruhsal, genel) bir süreç olduğunu bilirsiniz. Bir de bunun üzerine insanın keyif aldığı işlere, projelere ve kendi meraklarına hayatında yer açabilmesi… Bunun “nasıl”ını öğrenmek istiyordum. Belki de bana merak uyandıran ve beni heyecanlandıran çalışma fikirlerinin beynimde yavaş yavaş kurumasına izin verdiğim bir dönemde olduğum için, o noktadan sonra aklımda tek bir soru belirdi: Nasıl her şeye vakit, enerji ve motivasyon bulabiliyorsun? Kendine Ait Bir Yer Bulmak Nilsu’nun yaratım sürecinin izleri, çocukluğunda biriktirdiği kâğıt parçalarını, yaprakları ve objeleri defterine yapıştırmaktan keyif almasına kadar gidiyor. Ama bu ilginin bugünkü hâline yaklaşması, üniversitede Uluslararası İlişkiler bölümünden Grafik Tasarım bölümüne geçişiyle yoğunlaşmış. “Açıkçası üniversitenin ilk başlarında biraz kendimi kayıp hissettim. Bir yandan da sürekli aklımda ‘Acaba tasarım yapsam nasıl olur?’ gibi düşünceler vardı.” Tasarımcı olabilmek için çizim yapabilmesi gerektiğini düşünerek resim kurslarına katılmış. Bölüme geçince ise çiziminin yalnızca teknik bir beceri değil, bir iletişim aracı olarak kendini var ettiğini fark etmiş. Kavramsal düşünmek, hikâye anlatmak, elindeki materyallerle kompozisyon kurmak, kâğıttan heykeller yapmak ve defterlerinde kolajlar oluşturmak zaten hayatında var olan yaratıcı pratiklermiş. Grafik tasarım eğitimi, ona bu üretimlerin içindeki kararları ve tasarım elementlerini daha bilinçli görme alanı açmış. Aynı zamanda, yaratıcı bölümlerin çoğunda hissedilen o akademik dünya ile gerçek hayat arasındaki geniş köprüyü de erken fark etmiş: “Bir yandan temel tasarım dersinde tasarım temellerini öğreniyoruz, bir yandan da iş hayatına bakınca senden her şeyi yapmanı bekliyorlar. Web tasarımından videoya kadar çok yönlü bireyler bekleniyor.” Ve devam ediyor: “Ben de bunların arasında kendime uygun bir yer nasıl bulabilirim diye düşündüm.” İçgüdüsünü dinleyerek geçtiği bu bölümde, kendine ait bir alan bulma arayışı Nilsu’yu çocukluğuna geri götürmüş. Neyin değerli, başarılı ya da mantıklı olduğunu bize dayatan seslerden önceki zamana. Bir şeyi sırf keyif aldığın için yaptığın, o çocuksu merak ve dertsizlik dönemine. “Çocukken bullet journal yaptığım dönemim bana bir şey hatırlattı. Evet ya, ben kâğıtlarla çalışmayı seviyorum. Bir şeyler seçmeyi, koparmayı, kesmeyi ve onları birleştirmeyi seviyorum.” Bu hatırlamayla beraber, Nilsu’nun çalışmaları analog üretimlere kaymaya başlamış. “Çizim yapmak yerine bir konuyla alakalı konsept düşünüp, araştırmalar yapıp, onların üzerinde üretime girme eğilimindeyim. Bunun üzerinden kendimi besleyince verim aldığımı düşünüyorum.” Bunun üzerine odasının ne kadar eşyalarla, kâğıtlarla, kalemlerle ve yıllardır topladığı materyallerle dolu olduğu üzerine konuştuk. İlham kaynaklarını ve nereden beslendiğini anlatınca, bu doluluk da bir mantığa oturdu. “İnternet arşivlerinde gezmeyi seviyorum ve eski röportajları okumayı.” Eski illüstrasyon kitaplarının olduğu arşivlerden bahsediyor Nilsu. Orada kullanılan ornamental tasarımları incelediğini ve onları “belleğine attığını” söylüyor. Farklı sanatçıların aynı şeyleri nasıl yaptığını araştırmayı, diğer kolaj tasarımcılarının yaratım süreçlerini öğrenmeyi ve uğraştığı medyuma hâkim olmayı seviyor. Bir diğer beslenme kaynağı ise gezileri. Nilsu Gülbay, Morocco, 2026 “Ankara bana yaratmam için gereken konfor alanını sunuyor. Bulunduğum alanın enerjisi, insanların yaklaşım biçimleri ve iletişim şekilleri bana güven veriyor. Ama yeterli değil. O yüzden çok geziyorum. Başka türlü beslenmem lazım ve bunun dijital olmaması gerekiyor gibi geliyor.” Nilsu’nun gezileri yalnızca zihnindeki bellekte kalmıyor; kısa deneysel film ya da vlog formatında sosyal medya hesaplarında da kendine yer buluyor. Arşivlerden beslenirken, bir yandan da başkalarının beslenebileceği bir arşivi kendi oluşturuyor. Okul projesi olarak hazırladığı Vincent: The Taxi Driver isimli karışık medya animasyon çalışmasından bahsederken, Nilsu’nun arşiv ve hafıza ilgisinin iç yüzünü daha iyi kavrayabiliyoruz. Nilsu Gülbay, Vincent: The Taxi Driver, 2026 Başta AI bazlı bir çizgi roman olarak verilen ders projesinde, ne yapay zekâ kullanmak ne de çizgi roman oluşturmak isteyen Nilsu, ödevi kendi yaratıcı kimliğiyle hizalanan bir konsept çalışmaya dönüştürmüş. Çalışma, New York’ta sıradan bir taksi şoförü olan Vincent’ın taksisinde bir yabancıyla karşılaşmasını ve bu yabancının aslında kendi eski hâli olduğunu fark etmesini konu alıyor. “Bir şeyleri hatırlamak gibi konular zaten projelerimde en baskın işlediğim temalar. Hatırlamaktan kastığım, bir şeyleri unutmak istememek. Ve bunu çözebilmek için bir şeyler üretmek.” Hatırlamak, unutmamak, hafıza ve anı gibi kavramlar Nilsu’nun birçok çalışmasında kendini gösteriyor. Bunlardan biri de yine görsel markalaşma üzerine bir okul projesi kapsamında yarattığı ürün ve onun reklam filmi: Oblivion. Nilsu’nun yarattığı marka Oblivion, anı arşivi olarak kullanılabilecek bir ürün üretiyor. Kullanıcının istediği anıları kaydeden ve kişinin bunları tekrar yaşamasına olanak sağlayan bu teknoloji, ilk başta bir Black Mirror bölümünden çıkmış gibi duyulsa da Nilsu’nun konuya yaklaşımı sayesinde başka bir yere yaklaşıyor: çocukken anneannenin yazlığında geçirdiğin, ağustos böceklerinin hiç susmadığı, karpuz kokulu sıcak yaz akşamlarının enerjisine. Nilsu Gürbay, Oblivion, 2026 “Geçmiş-gelecek paradoksu oluşturmak istedim. Çünkü hem gelecekteki benim şu anki bana faydası yok, hem de geçmişteki benim. Aslında onlar birbirinden beslenen şeyler değil. Onlar oluşuyor ve süreç içinde sadece onları gözlemleyebiliyorsun.” Bunu ilk başta mantığıma oturtamadım. Nasıl faydası olmayabilir? Birbirlerinden etkilenmiyorlar mı? Geçmişte aldığımız kararlar, yaşadığımız deneyimler şu anki bizi oluşturmuyor mu? Bağlantılı bir şekilde, şu an yaşadıklarımız da gelecekteki hâlimizi kurmuyor mu? “Tabii ki geçmişteki benim şu anki kararlarıma etkisi var,” diye devam ediyor Nilsu. “Ama onun üzerinden karar vermenin bir faydası yok diye düşünüyorum.” Sonrasında yaptığı açıklamada, bir süredir kendimde de gözlemlediğim ve anlamaya çalıştığım bir probleme değiniyor: “Gelecek hakkında çok obsesif olduğumu fark ettiğimde düşündüğüm şey şu oluyor: Gelecek olacak diye düşündüğüm bir şey var, ama şu an olan da var. Şu an yaşıyorum ben. Gelecekteki zaten oluşacak, geçmişteki de oluştu. Şu an oluşmakta olana odaklanmak. Onu gözlemlemek.” O anki “Nilsu”yu, o anki “Zeynep”i yaşatmak ve deneyimlemek yerine, ulaşılamaz bir “ben” idealinin peşinden koşmak sadece bu kuşağa özel mi bilmiyorum. Ama çok sık kendini var eden bir durum olduğu kesin. İşin ironik tarafı, bu ideal benlerin çoğu zaman kişilerin kendi arzularından, hayallerinden ve hedeflerinden değil; sosyal medya, aile ve normlar tarafından dayatılan başarı, güzellik ve yeterlilik algılarından oluşması. “Gelecekteki ben idealist bir ben olmalıymış ve mükemmel olmalıymış hissiyatına girince de çok geriliyorum,” diyor Nilsu. “Çünkü ben hiçbir zaman öyle olmadım.” O bize ait olmayan idealin peşinden koşarken, olduğumuz yerin tadını çıkarmıyoruz. “Focus on the journey, not the destination” gibi Pinterest cümleleriyle sürekli duyduğumuz basit bir mantık bu belki. Ama insan unutuyor. Heyecan duyduğun için hedeflediğin bir amaç ile kafanda yarattığın ideal benin “olması gerektiğine” inandığın için kovaladığın bir hedef arasındaki fark, bu meşgul dünyanın sesleri arasında kolayca bulanıklaşabiliyor. Burada belirginleşen şey, Nilsu’nun yaratıcı kimliğinin hazır bir yere yerleşmekten çok, kendi çalışma biçimini zamanla tanıyarak kurulması. Başta kayıp hissettiği yerden, neyi sevdiğini, neyle düşünebildiğini ve hangi ritimde üretebildiğini fark ettiği bir alana doğru ilerliyor. Bu yüzden onun pratiği, dışarıdan bakıldığında çok yönlü ve dağınık görünebilecek birçok uğraşı aslında oldukça kişisel bir hatta topluyor: kendine ait olanı bulmak, onu acele etmeden izlemek ve değişmesine izin vermek. Bir Şeyle Her Gün Vakit Geçirmek “Bu yaptığın kare kolajlar nasıl başladı?” diye soruyorum. Nilsu’yla iletişime geçmemi sağlayan bu çalışmayı daha iyi anlamak istiyorum. “YKS’ye hazırlanırken 10x10 kâğıtlardan yaklaşık 200 tane yaptırmıştım. Flashcard yapmak için.” Üniversiteye geçmesine rağmen kâğıtları atmıyor. Odasında, bir gün yeniden amaçlanacak bir yığın kâğıt parçası ve materyalle beraber duruyorlar. Sonra bir gün düşünüyor: “Burada bayağı kâğıt var ve benim de o kadar günüm var. Her gün bir kolaj yapsam nasıl olur?” Tamamen kendi kendine icat ettiği bir konsept olarak başlayan bu yaratıcı pratiği, ilk başta sabahları yapmaya başlamış. “Sabahları ilk olarak o kolajları yapmak o kadar iyi geldi ki. İşlere veya güne tam başlamadan yaratıcı bir eylemde bulunmak o kadar iyi geliyor ki.” Nilsu’nun bu yaratıcı pratiği bana Julia Cameron’ın Sanatçı’nın Yolu kitabındaki sabah sayfalarını hatırlattı. Bilmeyenler için sabah sayfaları, uyanır uyanmaz el yazısıyla, filtresiz ve akışına bırakarak yazılan üç sayfalık günlük tutma tekniği. Benim de sabah sayfalarını denediğim bir dönem olmuştu. Sabah uyanır uyanmaz, küçük bir çocuğun annesine gününü anlatmasındaki heyecana benzeyen bir aceleyle aklıma üşüşen düşüncelerin kâğıtta yer edinmesinin verdiği rahatlığı çok sevmiştim. Ama bir noktadan sonra bu rahatlığın yerini görev bilinci, yazamadığım günlerde de suçluluk duygusu almıştı. Sonrasında bıraktım. Nilsu da Sanatçı’nın Yolu kitabını okuduğunu ama bu yöntemi birebir uygulamak yerine aynı etkiyi yaratacak başka bir aktiviteye dönüştürerek kendine göre uyarladığını söylüyor. “Yöntemi kendine göre değiştirmedikçe zaten bir şeyin sürekliliğini sağlayamazsın.” Belki de karelerde bu sürekliliği sağlayabilmesinin sebebi bu. Bir yandan, sabah kolaj yaparken verdiği tasarım kararlarının gün içinde tekrar ortaya çıktığını, tasarım sürecini kolaylaştırdığını ve Sofar’daki işlerini hızlandırdığını anlatıyor. “Yetenek, kümülatif bir şekilde gelişen bir şey. İlk yaptığım kareyle 44. kare aynı değil.” Sürekliliğin unutulmuş bir değeri var. Özellikle bugünün hız ve tüketim çağında, herkes hızlı sonuçlu başarılar ararken; sosyal medyada “en hızlı nasıl para kazanırsın”, “nasıl daha çok görüntülenme alırsın”, “spor ve sağlıkta en hızlı sonucu nasıl görürsün” gibi içerikler keşfet sayfalarını doldururken, düzenli ve yavaş sürecin büyüsünü unutuyoruz. İyi şeylerin vakit aldığını ve o vakit geçerken yolun içinde de başka iyilikler biriktiğini de. Nilsu’nun dövme yapmaya başlaması ve şu an Cross Ink’te dövme sanatçısı olarak çalışıyor olması da bu sürekliliğin ne tür kapılar açabileceğine iyi bir örnek. Dövme yapmaya başlamasının dördüncü yılında olan Nilsu’nun bu yaratıcı serüveni, üniversite ikinci sınıfta yurtta kalan bir arkadaşının poke dövme yaptığını görmesi ve “A, neler yapıyorsun?” diye sormasıyla başlamış. Arkadaşı bu sorunun üzerine bir kâğıt çıkarmış, her şeyi detaylıca anlatmış. İğneleri göstermiş, mürekkepleri tanıtmış. Sonrasında Nilsu, ondan aldığı iğnelerle kendine poke dövme yapmaya başlamış. Bir dönem başka bir arkadaşının evine poke dövme için müşteri almaya ve kendi kitlesini yavaş yavaş oluşturmaya başlamış. O noktada belli endişeleri de olmuş. “Bobinli bir makine aldım. Çok yatırım yapmak istemiyordum çünkü korkuyordum. Ya çok para harcarsam ve boşuna giderse diye.” Bir süre sonra dövme stüdyolarını tek tek gezip iş aradığını, ama olumlu sonuç alamadığını anlatıyor. Bu süreçte sürekli ret ile karşılaşmasına rağmen neden devam ettiğini merak ediyorum. “Ben aşırı hırslı bir insanım,” diye cevaplıyor. “Bir şeye başlayınca bırakmak istemiyorum. Hatta çevrenin verdiği cesaret kırıcı şeyler beni daha çok itiyor o işi yapmaya.” Dövme yapmaya devam ediyor Nilsu. Cross Ink’ten “Doluyuz” cevabı almasının tam bir yıl sonrasında gidip tekrar sorduğunda ise… Şu an gidip dövmelenebiliyorsunuz kısacası :) “Genellikle hayatımda farklı dönüm noktaları oluyor ve beklemediğim anlarda karşıma çıkan fırsatları iyi değerlendirdiğimi düşünüyorum.” Cross Ink’e girdiğinde, yazının her gün orada geçtiğini söylüyor. “Bir şeyin içine girmek için zaten her gün onunla vakit geçirmen lazım.” Nilsu’nun üretimlerinde tekrar eden hareket bu: önce merak etmek, sonra denemek, sonra korkuya, reddedilmeye ya da aksayan günlere rağmen tamamen kopmamak. Zamanla pratik, dışarıdan ulaşılacak bir hedef olmaktan çıkıp insanın içinde hareket etmeyi öğrendiği bir alana dönüşüyor. Nilsu’nun “her gün onunla vakit geçirmek” dediği şey de belki tam olarak bu. Gizli Formül? “Tam zamanlı grafik tasarım öğrencisisin, bir yandan Sofar ve Cross Ink’te çalışıyorsun ve hâlâ kendi yaratıcı projelerinle uğraşabiliyorsun. Bunların hepsine nasıl zaman ve enerji ayırabiliyorsun?” diye soruyorum. Dürüst olmak gerekirse, öyle bir cevap bekliyordum ki hayata bakışımı tamamen değiştirsin. Beni bir süredir ertelediğim işlerin başına oturtsun; sürekli ürettirsin, yarattırsın, araştırtsın. Limitless filmindeki uyuşturucuyu düşünün, ama fiziksel bir formda değil. Sanki herkesin bildiği ama bana söylenmeyen bir gerçek varmış ve Nilsu’nun cevabı bu saklı gerçeği ortaya çıkaracakmış gibi bir umutla sormuştum aslında bu soruyu. Evet, bunları yazarken beklentimin ne kadar gerçek dışı olduğunun farkındayım. Ama daha önce bahsettiğim hız kültürünün içinden biri olarak, çabuk ve acısız bir sonuç istiyordum. “Meşguliyeti çok seven bir insanım ve bu meşguliyetleri biraz da kendim oluşturuyorum,” diye cevaplamaya başlıyor Nilsu. Kafamda bir liste oluşturduğumu fark ediyorum. Bir: Kendini meşgul tut. “En büyük şeylerden biri, bir şeye başlarken veya yaparken kendimi yargılamamaya çalışıyorum. Çünkü yargılarsam başlayamıyorum.” İki: Kendini yargılama. “Çocuksu merak dediğimiz şeyi içselleştirmeye çalışıyorum. ‘Bunu yaparsam ne olur? Bunu böyle yapsam neler olur? Bunu her gün yapsam nasıl bir sonuca ulaşırım?’” Üç: Çocuksu merakı içselleştir. Aslında biraz yaşamı dikte etmek ve sonuçları kontrol etmeye çalışmak yerine, olmasına izin vermek gibi. Önceden varsayımlarda bulunup daha bir şeyleri deneyimlemeden yargıya varmak yerine, süreci gözlemleyerek ilerlemek. “Mesela her gün yaptığım kolajlar da buna benzerdi,” diye devam ediyor Nilsu. “Kolaj da klişeleşti, herkes yapıyor gibi geliyor ama ben biraz daha kafamda eğlenceli hâle getirmeye çalışıyorum. Hepsini o şekilde halledebileceğimi düşünüyorum. Ama bazen de bu kadar yaratıcı işin içinde çok hızlı bir şekilde burnout’a gidebiliyorum. Biraz onun dengesini bulmak da lazım.” Dört: Dengeyi bul. “Hâlâ zorlanıyorum bu arada,” diye ekliyor Nilsu. Dengeyi sağlamak için belli ritüelleri olduğunu ve bu sayede kafasını boşaltabildiğini anlatıyor. “The Vampire Diaries izlemek mesela. Ya da bizim evin bahçesine inip örgü örmeyi seviyorum. Ya da The Vampire Diaries izlerken örgü örmek.” Beş: The Vampire Diaries izlemek? “Sen de izliyor musun?” diye soruyor Nilsu bana. Bu noktadan sonra söyleşi kısa bir kesintiye uğruyor, çünkü hararetli bir şekilde The Vampire Diaries dedikodusu yapıyoruz. Söyleşinin hâlâ devam ettiğini hatırladıktan sonra soruyorum: “Burnout’un önüne nasıl geçebiliyorsun?” “Stres atmamı sağlayacak şeyler yapıyorum. Mesela düzenli spora gidiyorum. Çalışırken birdenbire kalkıp yemek yapmaya başlıyorum. Odamda bir şeylerin yerini değiştiriyorum.” “Aslında dikkatimi bir şeye topluyorum, sonra başka bir şeye yönlendiriyorum. Sürekli dağıtıp topluyorum gibi.” Beş (revize): Kafa boşaltan ve stres attıran ritüeller edin. Son olarak, bu kadar işi yapıp tamamen tükenmemesinin belki de en önemli sebebini söylüyor: “İçlerinden birini gerçekten seviyor olmam.” Sanırım beklediğim cevap, beni bir anda daha disiplinli, daha üretken, daha organize bir insana dönüştürecek gizli bir formüldü. Ama Nilsu’nun anlattıkları bunun tam tersine, daha az sert ve daha yaşanabilir bir yere çıktı. Bir şeyi yapabilmek için önce kendini yargılamadan başlayabilmek, merakı sonuçtan önceye koyabilmek, dağıldığında yeniden toparlanacak kendi ritüellerini tanıyabilmek ve bütün bunların arasında gerçekten sevdiğin şeye tekrar dönebilmek. Nilsu’nun “nasıl hepsini yapıyorsun?” sorusuna verdiği cevap, aslında hepsini kontrol etmekten çok, hepsinin içinde kendine nefes alacak bir alan açabilmek gibi duruyor. Kapanış Nilsu ile bu söyleşimizin üzerinden dört ay geçti. Onun hikâyesi ve hayata yaklaşımı hakkında konuşmanın beni bu kadar etkileyeceğini açıkçası tahmin etmiyordum. Söyleşiye başlarken aklımda daha pratik bir beklenti vardı: O dönem “çözülmesi gereken problemler” gibi gördüğüm üretmekte zorlanma, vakit bulamama, motivasyon kaybı ve mükemmeliyetçilik hâllerine bir cevap bulmak. Niyetim de benim zorlandığım yerde duran başka insanlarla bu cevabı paylaşmaktı. Ama Nilsu’nun anlattıkları bana net bir çözümden çok, başka bir bakış ihtimali verdi. Yaratıcı blok, başlayamamak, süreklilik sağlayamamak ya da yeterince iyi yapamama korkusu; hepsi birer problem olmaktan biraz uzaklaşıp üzerine merakla gidilebilecek alanlara dönüşmeye başladı. “Problem: Üretememek” düşüncesi yerini başka sorulara bıraktı: Acaba istediğim sıklıkta yaratabilmem için yöntemi nasıl kendime göre değiştirebilirim? Tekrar sabah sayfalarına başlasam bu yaratım sürecimi nasıl etkiler? Dinlenme saatimde TikTok izlemek yerine sahil kenarında yürüyüşe çıksam, uğraştığım işe yaklaşımım değişir mi? Sanırım Nilsu’nun bahsettiği çocuksu merak tam da burada devreye girdi. Fark etmeden, ben de problemleri çözülmesi gereken sabit şeyler gibi değil, denenebilecek ihtimaller gibi görmeye başladım. Bilinçaltımız bazı konuşmaları biz fark etmeden alıyor, saklıyor ve zamanla başka bir yerde yeniden karşımıza çıkarıyor galiba. Söyleşiden sonraki süreçte Nilsu ile karşılaşmalarımız ve konuşmalarımız da bu düşünceyi güçlendirdi. Anlama, anlamlandırma, üretme ve yeniden deneme hâlinin hiçbir zaman tamamlanmış bir yere varmadığını; sürekli değişen, genişleyen ve bazen sadece içinde kalınması gereken bir süreç olduğunu hatırlattı. Bu yüzden söyleşinin başındaki soru artık bana biraz farklı geliyor. Mesele yalnızca “Nasıl her şeye vakit ve enerji bulabiliyorsun?” değil. Belki daha çok şu: “Bütün bunları nasıl keyifli, sürdürülebilir ve sana ait kılabiliyorsun?” Nilsu’nun pratiğinin en güçlü tarafı da burada duruyor; üretimi ulaşılması gereken bir performans gibi değil, her gün yeniden denenebilen bir alan gibi kurmasında. Geriye de bazen sadece o alanın içine girmek, biraz merak etmek ve sürecin kendisini fazla sıkmadan izlemek kalıyor. NOT: Lokal sanatçılarla bu söyleşileri yapmamın ve paylaşmamın en büyük amacı, beyaz küp sanat anlayışının dışında, kariyerlerinin henüz başında olan ve bize daha yakın duran insanların üretimlerine nasıl yaklaştığını daha yakından anlayabilmek. Ne tür problemlerle karşılaşıyorlar, bunlarla nasıl baş ediyorlar, hangi değerler ve inançlar etrafında üretmeye devam ediyorlar? Bu konuşmaların bir conversation spark yaratmasını; bana ilham ve motivasyon olduğu gibi sana, okura da bir yerden temas etmesini umuyorum. <3 Daha Fazla Nilsu: Kişisel IG: @organicello Dövme IG: @ar4mtt Portfolio: https://nilsugulbaydesign.myportfolio.com/work

  • FANZİN01: DİLEMEK

    dilemek(eylem): (01) bir şeyin yerine getirilmesi isteğinde bulunmak, yapılmasını istemek. (02) biri için dilekte bulunmak. (3) kendi düşünce, görüş ve isteğini yapmak. sanatçılar(sırasıyla): aras bayraktar - diledim deniz koçak - yeni yıl. yeni ben. ege safi - god soup (being 2) selin öztürk - diliyorum ki mert eren toptaş - undismorphia zeynep timur - dil???lendirmek

  • SÜREKLİ İZLENDİĞİNDE KİM OLUYORSUN?

    ne fark ettim serisi vol.1 sosyal medyanın nasıl bir gözetim aracı olarak kullanıldığı ve uysal bedenler üreten kontrol, baskı ve cezalandırma mekanizmaları desteklediği hakkında rastgele bir fanzin _ iyi okumalar!! Nefarkettim Vol. 1 by Zeynep Timur Editör: Yeşim Aksu

  • AEL IKEA

    SCISSÖREN (2023) TABLENFUK (2025) HÜMPENPILLOW (2025) WETDRÖMMAR (2026) AEL IKEA, IKEA marka kimliği ve reklam yöntemleri üzerinden kurulmuş bir ‘’yeniden tasarlama’’ formu.  Yıllar boyunca markalar, logolar ve reklamların ‘’gizli’’ vuruculuğu ilgimi çekerdi. Öyle ki bazı markalarla kendimi bağ kurarken bulduğum zamanlar bile oluyordu. Bu bağları ve reklamcılığı sorgulamaya başladığım dönemlerde, özellikle de IKEA markası üzerinden başlayarak yola çıktığım, sorgulamalarla büyüyen bir ‘’reklamcılık - sanat’’ dönemi oluştu kafamın içerisinde.   Bu süreci, reklamların altında yatan işaret ve görsel eklentileri araştırarak desteklemeye çalıştım. Göstergebilimden de faydalanarak yola çıktığımda özellikle eski dönemlerin reklamlarında gözlemleyebileceğimiz kurnaz ve beni kışkırtan ögelerin farkına vardım. Ve burada bazı şeyleri değiştirebileceğimi fark ettim. Örnek olarak serinin ilk parçası olan SCISSÖREN’de reklamların heteronormatif ve kadınlar üzerine dayatılmış cinsellik alt hikayesini tamamen tersine çevirerek, erkekler üzerinden oluşturulmuş homoerotik bir anlatım yakaladım. Genellikle okumaktan kaçınılan alt tanıtım metinlerine kadar tüm süreci mizahi ve kışkırtıcı bir tutumla yeniden metine dökerek tüm o ‘’temiz’’ görüntünün arkasına aynı zamanda bireysel fantezilerimi de yedirmiş oldum. Böylece bana dayatılan ‘’reklam’’ fikriyle de savaştığım bir alan oldu benim için.  Birkaç yıl sonra kendimi diğer markaların da reklamlarıyla uğraşırken bulunca, SCISSÖREN ile başladığım bu seriye yeni parçalar ekleme kararı aldım. IKEA’nın bir mobilya markası olmasından ötürü de mobilya ve ev eşyaları üzerine temellendirerek yeni parçalar ürettim: bir masa üzerinde cinselliği sergileyen TABLENFUK, yastıklardan ve ‘’dry humping’’ meselesinden yola çıkarak HÜMPENPILLOW, ve serinin son parçası olarak da seks rüyaları üzerine kurulmuş parça olan WETDRÖMMAR.

  • İncir Ağacının Altında: Nilsu Demirel

    Lokal Sanatçılar Serisi Vol.II Sanat, yalnızca bir ifade biçimi midir, yoksa insanın kendini bulma yolculuğunun bir parçası mı? Kimi zaman, sanatçılar için bir sığınak, belleklerini korudukları bir alan, kendilerini dünyaya anlatmanın en doğrudan yolu olur. Nilsu Demirel için sanat, hem anılarını arşivleme biçimi hem de kişisel bir ifade aracı. Ankara merkezli genç multidisipliner sanatçı ve grafik tasarımcı, ilk kişisel sergisi Retrospective Echoes: Sylvia Plath  ile izleyicileri hem kendi iç dünyasına hem de edebi bir mirasın tekrar adlandırılırmasına davet ediyor. Sanatla Büyümek ve Kendini Keşfetmek Sanatla yapmayla tanışma, kimi zaman içgüdüsel bir dürtüden doğan süreçtir. Yaratma, anlamdırma ve ifade ihtiyacı. Nilsu, baleden piyanoya kadar farklı sanat dallarını denemiş olsa da en büyük tatminliği görsel sanatlarda bulmuş. Çocukluğundan beri duygularını sanat yoluyla anlamaya çalışan Nilsu, anılarını kaybetmeme ve onları en saf halleriyle hatırlama kaygısıyla yaratmaya devam ediyor. “Duygularımı istifliyorum. Bir daha 18, 19 ya da 23 olmayacağım. Bir daha bu insanla bu anda aynı hissi yaşayamayacağım. Aynı şekilde hissetmeyeceğim çünkü her deneyim, bir önceki veya bir sonrakiyle değişip bambaşka bir hâl alıyor.” Üniversiteye başladığında ise bir duraksama yaşıyor. AMER (Amerikan Kültürü ve Edebiyatı) öğrencisi olarak akademik dünyada kendine dair şüpheler duymuş. “Yanlış yerde miyim?” sorusuyla boğuştuğu dönemlerden geçmiş. “AMER okumayı uzun zamandır kendime bir lanet gibi görüyordum. Bu bölümde olmaktan mutlu değilim diye düşünüyordum.” Kitap Kapağı, Billy Budd Ancak zamanla, bu akademik eğitimin ona sağladığı avantajları fark etmeye başlamış. Edebiyat arkaplanı görsel sanat formları ile edebiyat, tarih ve siyaset arasında yeni bağlantılar kurmasına yardımcı olmuş. Aidiyetini sorguladığı okulda aldığı dersler, kavramsal düşünme becerilerini geliştirerek disiplinlerarası çalışabilmesine olanak sağlamış. Bu da onun sanat pratiğinde daha bilinçli ve eleştirel bir perspektif geliştirmesine olanak tanımış. Multidisipliner bir bakış açısıyla üreten sanatçılar için, tek bir alanda sıkışıp kalmamak büyük bir özgürlük sunuyor. Nilsu, bu “lanetin” onu sınırlandırmasına izin vermeyerek, edebiyat geçmişiyle sanatsal pratiğini harmanladığı bir ifade dili oluşturmuş kendine. Onun için sanat, yalnızca görsel bir anlatım değil, aynı zamanda kuramsal derinliğe de sahip olan bir bağlamda dönüşmüş. Sanatta Yolunu Bulmak: İlham, Üretim Sancıları ve Kendini Keşfetmek Sanat, yalnızca süreçlerin çıktısı değil; duyguların, deneyimlerin ve insanlarla kurulan bağların bir yansıması. Ancak bu süreçler de her zaman akıcı ilerlemiyor. Sanatçılar, hem kendi iç dünyalarıyla hem de dış dünyanın dayattıklarıyla mücadele etmek zorunda kalıyor. Nilsu için bu mücadele, reklam ajanslarında çalıştığı dönemde yoğunlaşmış. Fikirlerini özgürce beyan etmek yerine, fikirlerinin ticari kaygılarla 'projeleştiğini' görmek ona birçok düşüncesini sorgulatmış. “Orada çalışırken kendimi çok küçük bir piyon olarak hissettim. Çalışmaların hiçbirinin ruhu yoktu, hiçbiri ben değildi, hiçbiri sanat değildi.” Sanatın kaynağı ise insanın kendi hikâyesinde saklı. Nilsu için ilham, en çok insanlarla kurduğu ilişkilerden, bağlantılardan ve hayatın içindeki küçük detaylardan geliyor. Romantik ya da arkadaşlık ilişkileri, onun sanatını besleyen en güçlü unsurlardan biri. İnsanların farkında olmadan içine sıkıştıkları düşünce kalıplarını görmek, ortak deneyimler paylaşmak, duyguların en derinlerine inmek… Tüm bunlar onun yaratıcı ifadesinde yer ediniyor. “Günün sonunda kötü bir deneyim yaşasam da, üzgünlük ve hayal kırıklığı hissetsem de, o his bana bir şeyler çağrıştırıyor ve günün sonunda bir forma dönüşmek istiyor.” Ancak sanatçılar için en büyük zorluklardan biri de üretim sürecinin kendisi. Bazen ilham ne kadar yoğun olursa olsun, onu hayata geçirmek o kadar zor olabiliyor. İnsan, yaratma arzusunu bilinçsizce sabote edebiliyor. Mükemmeliyetçilik, kendine duyulan güvensizlik ya da başkalarıyla kıyas yapma alışkanlığı, yapmanın önündeki en büyük engellerden. Geleneksel Kolaj Çalışması Bu noktada, başkalarının üretimlerini görmek Nilsu’nun hem en büyük ilham kaynağı hem de zaman zaman en büyük düşmanı haline geliyor. Sergiler, müzeler ve online arşivler kadar sosyal medya da onun için bir keşif alanı. Instagram, TikTok, Pinterest gibi platformlar, farklı sanatçılarla karşılaşmasını sağlıyor. Ancak buradaki sonsuz içerik akışı, bir yandan ilham verirken bir yandan da sanatçıyı kendi üretimini sorgulamaya itiyor. Özellikle yaratıcı sürecin başındakiler için bu, “Ben asla bu kadar iyi olamam.” hissini tetikleyebiliyor. Nilsu, bu döngüyü kırmanın yolunu bulmuş: “Başkalarının çalışmlarına bakarken kendimi kıyaslamak yerine, onlardan ilham almayı seçiyorum. Onların arka planlarını bilmiyorum; hangi zorluklardan geçtiklerini, ne fırsatlarla buraya geldiklerini bilmiyorum. Benim hikâyem farklı, onlarınki de öyle. O yüzden elimdeki imkanlarla en iyisini yapmaya odaklanıyorum.” Sanat, ilhamın korkuya değil harekete dönüşmesini gerektiriyor. Nilsu için bu, kendini ve duygularını özgürce keşfetmek, onları bir biçime dönüştürmek ve en önemlisi, kendi yolunda ilerlemek anlamına geliyor. “Retrospective Echoes: Sylvia Plath” Sergisi: Edebiyat ve Görsel Sanatın Buluşması Bir yazarın kelimeleri bir sanatçının imgeleriyle yeniden canlandığında ortaya ne çıkar? Retrospective Echoes , tam da bu sorunun peşine düşüyor. Sylvia Plath’in eserlerinden ilham alarak oluşturulan bu sergi, kimlik arayışı, ruhsal değişimler ve insanın kendi varoluşuyla hesaplaşmasını merkezine alıyor. Grafik tasarım, fotoğraf ve kısa film gibi farklı disiplinlerin bir araya geldiği sergi, Plath’in dünyasını yeni bir görsel anlatıya dönüştürüyor. Nilsu’nun Plath’e olan ilgisi yalnızca edebi bir hayranlık değil. Onun melankolisi, varoluş sancıları ve kendini ifade etme çabası, Nilsu’nun iç dünyasında güçlü bir yankı buluyor. Plath’in yazılarında kelimeler nasıl bir terapi aracıysa, Nilsu için de sanatı aynı işlevi görüyor. Kendi duygularını kaydetme, saklama ve dönüştürme ihtiyacı, onu bu sergiyi yaratmaya iten en büyük motivasyonlardan biri. Serginin en dikkat çeken bölümlerinden biri, Plath’in Sırça Fanus  romanındaki ‘ İncir Ağacı Alegorisi ’ nin temsilleştirilmesi. Plath’in, hayatındaki sayısız ihtimal arasında karar veremediği için hiçbirini gerçekleştiremeyişini anlattığı bu metafor, Nilsu’nun kendi kaygılarıyla birebir örtüşüyor. Geleceğe dair belirsizlikler, seçim yapmanın ağırlığı ve zamanın acımasız ilerleyişi… Tüm bunları sanat yoluyla ifade etmek için Nilsu, fotoğraf ve kısa filmi bir araya getirdiği güçlü bir anlatım dili kullanıyor. “The Fig Tree”, Kısa Film, 2025 Yönetmen: Nilsu Demirel Kurgu: Nilsu Demirel, Arda Güral Ses Tasarımı: Arda Güral Müzik: Arda Güral, Türk Esentürk Danışman: Ada Özduran Bu anlatımın en önemli unsurlarından biri, kısa film. Kısa filmde, Nilsu’nun yakın arkadaşı ve ses mühendisi Arda Güral’ın katkılarıyla, sesin anlamı ve etkisi ön plana çıkarılıyor. Film, izleyiciye yalnızca işitsel değil, görsel olarak da yoğun bir deneyim sunuyor. Plath’in içsel çatışmalarını yansıtan fısıltılar, yankılanan kelimeler ve sessizlik anları görsellerle birleşince sanatçının zihnindeki kararsızlığı seyirciye hissetiriyor. Fotoğraf serisinde ise, incir ağacının metaforik anlamı somut bir forma bürünüyor. Çeşitli kimliklere bürünmüş bireylerin portreleri -bir sporcu, bir yazar, bir eş, bir editör- Plath’in bahsettiği sonsuz olasılıkları temsil ediyor. Bu görsellerin yanında, filmden baskı yapılmış ve kurutulmuş incir yaprakları sergileniyor. Yapraklar, karar veremediğimizde solup kaybolan ihtimalleri simgelerken, film baskıları da bu anları dondurarak bir nevi zamanın izlerini koruyor. “Fig Girls” Fotoğraf Serisi, 2025 Fotoğraf: Ege Safi Stil: Duru Kanımtürk Serginin Bilkent Üniversitesi’nde gerçekleşmesi, ona ek bir anlam katıyor. Üniversite, yalnızca bir sergi alanı değil, kimlik arayışlarının en yoğun yaşandığı bir mekan olarak serginin içeriğiyle doğal bir bağ kuruyor. Yirmili yaşlardaki öğrenciler, Plath’in metinlerinde kendilerini buluyor ve Nilsu’nun sanatı aracılığıyla bu duygulara yeni bir perspektiften bakma şansı yakalıyor. “Fig Girls” Fotoğraf Serisi, 2025 Fotoğraf: Ege Safi Stil: Duru Kanımtürk “Benimle benzer kimlik krizlerinden geçen, benzer kaygıları taşıyan insanlarla bir aradaydım,” diyor Nilsu. “Çıkış noktası kişiseldi ama bu hisler sadece bana ait değil. Bunları yaşayan tek kişi ben değilim.” Kişisel bir sorgulamayla başlayan bu sergi, kolektif bir deneyime dönüşüyor. Kaygılarımız, seçimlerimiz ve varoluşsal sancılarımız yalnızca bizi değil, çevremizdeki insanları da şekillendiriyor. Retrospective Echoes , Plath’in dünyasını sanatsal bir dille genişletirken, izleyiciyi metnin ötesinde çok duyulu bir deneyime davet ediyor. Edebiyat ve sanat, böylece yalnızca bir ilham kaynağı olmaktan çıkıp, bireysel ve kolektif bir yüzleşme alanına dönüşüyor. Oyun Alanı Nilsu, sanatı keşif ve oyunla iç içe bir süreç olarak görüyor. Onun için sanat, katı kurallar ve kesin doğrular yerine, denemelerle şekillenen bir alan. Kendini sanatçıdan çok bir oyuncu olarak görmesi, farklı disiplinleri bir araya getirmesinin de temel nedeni. Grafik tasarım, fotoğraf, video ve tipografi gibi alanları iç içe kullanması, bu yaklaşımın doğal bir sonucu. “Tasarımda bir dile sahip olmak istiyorsan, denemekten korkmamalısın. Hatalar sürecin bir parçası. Hem sanat hem de tasarım için geçerli bu. Oyun oynamalısın. Hepsi, bir mesajı iletmek için kullandığın oyuncaklar.” Bu yaklaşımı, serginin yapısına da yansıyor. Nilsu, izleyicinin pasif bir gözlemci olmaktan ziyade, sergi alanında gezindikçe kendi anlamlarını oluşturabileceği bir deneyim yaşamasını istiyor. Onun için sanat, yalnızca bir sonuç değil, sürecin kendisiyle de anlam bulan bir varlık. Sanatın Yol Gösterici Gücü Sergi, Nilsu için sadece sanatsal bir başarı değil, aynı zamanda bir kendini keşfetme süreci. Geleceğe dair net bir planı olmasa da, sanatın ona rehberlik ettiğini biliyor. “Şu an Sylvia Plath ile aynı noktadayım. Önümde birçok incir var ve hangisini seçeceğimi bilmiyorum. Aynı anda hepsi olmak istiyorum ve hiçbir şey olmak istemiyorum. Ama bu süreçte, sanatla var olduğumu bir kez daha anladım.” Belki de sanatın en büyük gücü burada yatıyor: Kesin yanıtlar vermek yerine, insanı düşünmeye, sorgulamaya ve keşfetmeye teşvik etmek. Nilsu’nun hikayesi, sanatın yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda bir kişisel ifade biçimi olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

  • 925 (Nine To Five)

    925 (nine to five) klasik çalışma düzenine karşı provokatif bir klip. müzik & video bana ait. 2023 yazı. her şeyden bıktığım bir bahar mevsiminden sonra, üzerimde bir iş bulma baskısıyla birlikte kendi yaratıcılığımın tıkandığı bir noktada buldum kendimi. bir yandan kendime saçma sapan işler ararken diğer taraftan da kendi yaratıcılığımı körükleyip bundan bir iş edinme telaşındaydım. birkaç başvuru ve yalanla dolu CV’lerle geçen bir aylık sürecin sonunda kendime bir iş buldum. online görüşmeler, olmadığım kalıplara girmek ve ‘’kurumsal’’ kalabilme uğruna kendimi her yönden kısma endişesi, içimde bir saldırganlık uyandı. hem kendimin bu ‘’sıkıştırılmış’’ versiyonuna hem de bu dayatmaya karşı. sözlerinden de anlaşılır, 925’ta tam bu süreçte doğan bir müzik ve klipti. evde online görüşmelerden yola çıkarak babamın takımını giydim, bilgisayarın karşısına geçtim ve rahatsız edici bir tonda kendi kendimi kaydetmeye başladım. ne yaptığımdan pek emin değildim, çekelim ve sonuçta neler yapabiliriz onu görelim istedim biraz. müzik ve sözden önce biraz klibin görsel dilinden bahsetmek isterim: süper bir kurumsallık, çekici bir plaza hayatı ve aynı zamanda da kendi klasik görsel anlatımlarım. biraz gece hayatı biraz şehir, ışıklar, bozulmalar ve yüksek kontrastlar falan. video akışına baktığımızda ise başlangıçta ekran karşısında daha çekingen ve gerçekten de zorlama bir şekilde, tıpkı bir iş görüşmesindeymişim gibi sıkıldığımı görebilirsiniz. ‘’ i can’t waste my time’’ diyerek de bu ‘’925’’ düzenin içinde bulunmak istemediğimi defalarca belirtiyorum. klip sonu el hareketleriyle ise sanki bilinçaltım tarafından bunu destekliyorum. bunu çok sonradan fark ettim tabii. müzikal bakalım: yavaşlatılmış DnB, bolca distortion, tozlu bass’lar... buradaki drum pattern’da asıl değinmek istediğim bir taraf var, o da sesleri çeşitli efektlerle bozarak sanki elimde birkaç bozuk para sallıyormuşum gibi bir ses üretmeye çalıştım. çünkü hepimiz bu düzende biraz ‘’just wasting time for a little dime’’ dimi? aralarda da az buçuk duyuyorsunuzdur, değişik bir ses var. teyzemin sesi. ‘’görüntü çok güzel’’ diyor. ironik bir yaklaşım: bir sanatçı olarak kendini üretmektense, sıkışıp tükettiğin ortamlarda ucuz bir miktara vaktini satmak. gerçekten de çok güzel bir görüntü. fakat bunu kabul etmiyoruz. bence yaratıcıysan biraz da saldırgansın bazı koşullarda. bence yani. kendimin bu tarafını özellikle anladığım bir proje oldu 925. hem ilk klibim olmasıyla hem de görsel anlatımı ve o dijital duruşuyla hala insanlara göstermekten hoşlandığım bir iştir kendisi. bu arada hala o saçma sapan işimdeyim. umarım çok yakında istifamı vereceğim. full time artist olacağım bekleyin beni. yaratıcılığınız sizi kurtaracak. muah.

  • Köklerine Sahip Çık

    Alternatif Sesler: Elektro Hafız Nerden geldiğimi çoktan söyledim. Peki nasıl seslerden beslendiğimden bahsetmiş miydim?  Beni fazlasıyla heyecanlandıran Alternatif Sesler  serimin ilkine hepiniz hoşgeldiniz. Kreatif eylemlerin arasındaki bağın gücüne taparak, günlük süreçte dinlediğim şarkıları ürettiğim işlerle fazlasıyla bağdaştırıyor, aynı zamanda onlardan güç alıyorum. Muğlalı bir kökle aksi zor olacağından, saz sesine hasretim hep biraz. Her insanda ve şehirde gizli de olsa biraz arabesklik varsa onu arayıp bulmayı amaçlıyorum. İşte tam da bu noktada asıl konuya varıyoruz. Kim bu Elektro Hafız? " Elektro Hafız " bana kalırsa tek bir kalıba sığdırılmak için fazla şey yapıyor. İspanya'da sadece 60'lı ve 70'li yılların kayıtlarını tekrardan plak olarak yayınlayan Guerssen  adlı şirket tarafından temsil edilen sanatçımız 70'lerin Anadolu Rock ve Psychedelic müzik akımlarından etkilendiğini belirtiyor ve bağlama başta olmak üzere geleneksel türk motiflerini elektronik dokularla inanılmaz bir şekilde bir araya getirip beni kısa bir süre içerisinde fanı haline getirmeyi başarıyor. " Varyete " albümüyle tanıştığım Elektro Hafız Almancadan Fransızcaya birçok dilde arabesk olarak nitelendirebileceğimiz büyük yaylı orkestrası partisyonları ile 80'lerin arabesk ambiyansını yansıtırken bana kalırsa kendi ülkemizde bile değeri yeterince bilinmeyen bu türü dünyanın her bir köşesine taşıyor. Kendisi Köln’de yaşıyor ama Berlin, Paris, İstanbul, Kopenhag, ve Brüksel’i de sık sık turluyor. Aklınızda bulunsun! İşte tam olarak bu sesleri dinlerken benim için de "Eski-Şehir" serisi oluşuyor. Keyfi çekilmiş fotoğraflar olarak başlayan bu proje en sevdiğim sokaklardan size bir seçki sunarken, zaman - mekan arasındaki silikleştirici etkiyi parlatıyor. Söz değil de kafa uçar, görsel kalır bence. Siz de bu görselleri incelerken "L'amour A Deux Doigts" şarkısının size eşlik etmesine izin verin. Hem biraz edepsiz hem de geleneksel bu şarkıyla hem kendinize hem de köklerinize sahip çıkın! Eskişehirde gezin herkese benden selam söyleyin. Keçi'de de bir kahve içmeyi sakın unutmayın!

  • Baudrillard ve Sahte İkona

    “İmge dört evreden geçer: Gerçekliğin temel bir yansımasıdır, Temel gerçekliği maskeler ve bozar, Bu gerçekliğin yokluğunu gizler, Herhangi bir gerçeklikle bağı kalmaz: kendi saf simülakrı olur.” — Jean Baudrillard, Simulacra and Simulation, University of Michigan Press, 1994, s. 6. (Türkçe çeviri) İmgelerin anlamı köreldikçe, onlar aracılığıyla kurguladığımız gerçeklik de çürümeye yüz tutar. Artık eski kudretine sahip olmayan gerçeklik hasta yatağındayken, imgeler, sağlığı fazlasıyla yerinde bir adamı simüle ederler. Sonunda gerçeklik ölürken imge, ceset kokusunu unutturacak bir tiyatro peşinde koşmaktadır. Bu şov zamanla öylesine inandırıcı ve ikna edici bir hal alır ki, seyirci bir aralar yaşamış bir gerçekliğin varlığını bile unutur. Baudrillard’a göre bu, simülasyonun son evresidir. Soruyorum öyleyse, simülasyon hayatımızı bütünüyle ele geçirdiyse, kendini ebediyen çoğaltarak yeniden ürettiyse, ve eğer ölmüş gerçekliğin yerini almakta başarılı olduysa, artık olmayanı saklamaya gerek var mıdır? Eskiden olanın olmuşluğu unutulunca onu arayan kimdir? Gerçeğin yokluğu bile fark edilemez bir haldeyken eksikliğini hisseden nasıl kalabilir? Geçmişte fetişleştirilen, göklerde istirahat eden yüce fikirlerin yeryüzündeki temsilleri olduğuna inanılan imgeler, veya formlardı. Bunlar, Tanrı’nın tasviri olup insanlara doğrusal bir yol işaret ediyorlardı. Bu yol bir yere değil, anlamın kendisine çıkan bir çizgi görevi görüyordu. İsa’nın, örneğin, Bizans ikonalarında tasvir edilişi birinci derece simülasyondu. Birinci derece, yani Temsiliyet: hakikatin sadık bir biçimde yansıtılmasıydı. İnsanlar Yüce’ye bu imgeler üzerinden ulaştıklarına inanıyorlardı. Tarihin akışı ise dünden bugüne, bugünden yarına bir anlam taşıyıcılığı üstleniyordu. Dönemlere ayrılmış, devrimlerin, galibiyetlerin ve yenilgilerin iz sürdüğü bir anlayıştan söz etmek mümkündü. Ne değişti sonra? Kim çaldı kapıyı? Anne, ben bakıyorum dedi insan ve kapı deliğinden kendini gördü. Bir elinde tırpanıyla gerçekliği o öldürmüştü: Tanrı ölünce beraberinde gerçekliği de götürmüştü. Kendi temsillerimizle yarattığımız yokluk karşısında içimizi bürüyen çaresizlik, dermanını bu cinayetin üstünü daha fazla temsil ile örtmeye çalışmakta buldu. “Gerçekliği temsil etmek onu öldürmektir.” - Baudrillard Gerçek son nefesini verdiğinde ise zamanla unutuldu. Aşkınlığın yerini insanaltı düzeyde işleyen alışkanlık kodları aldı. Zaman hızlandı fakat yönünü kaybetti: Yoğunlaşmış, boş bir karadelik gibi doğrusal gidişatın yerini her şeyin “şimdi”de tüketimi aldı. Eskiden Tanrı’nın dünyadaki iz düşümü olduğuna inanılan İsa ve Meryem tasvirlerinin kendileri bile, yerini kendinden öte bir anlama işaret etmeyen çoğaltılmış İsa meme’lerine ve Virgin Mary  baskılı crop-top’lara bıraktı. Eski tasvirler kopyalanamaz, kendine münhasır eserler olarak görülürken, günümüz imgeleri tüketim çarkını döndüren partiküllerden birisi olarak, diğer elementlerden yalnızca mikro-detaylar ile ayrışan, vazgeçilebilir ve sınırsızca çoğaltılabilir unsurlar olarak yerlerini aldılar. Tarih, geçmişteki olayların dramatize edilmiş bir gösteri-tarih tekrarı, iktidar, muhalefetin varlığı ile karar alma yetisi olduğunu yutturmaya çalışan simülakrlara indirgenerek yok olmuşlardı bile… “Simülasyon artık bir coğrafyanın, bir referans varlığın ya da bir özün simülasyonu değildir. Kökeni ve gerçekliği olmayan, modeller yoluyla üretilen bir gerçeklik; yani hipergerçekliktir.” - Baudrillard Bu çalışmam birinci derecede simülasyonun (Temsil) kendini dördüncü derece simülasyona (Simülasyon) verme sürecinin popüler dini imgeler üzerinden çizilmiş bir portresi olarak ele alınabilir. Enjoy :)

  • kıyafet.

    hayatı boyunca herkesin giydiği kıyafetler ve stil tercihleri hem değişen trendlerle beraber hem de kendini daha çok tanıdıkça değişir. ben genelde tüm stil değişimlerimde bir spesifik kıyafete çok takıyorum ve tüm tarzımı kıyafet parçasına göre şekillendiriyorum. bu içerikte de bu kıyafet parçalarının benim o andaki hislerimi nasıl ifade ettiğini ve nasıl benim mental değişimimin görsel olarak bir yansıması olduğunu anlatmaya çalıştım.

bottom of page