Neye Bakmıştın?
Search this site
Boş arama ile bulunan sonuçlar
- rüya.
siz rüyaların içinde gerçeklerin saklı olduğunu düşünür müsünüz? belki bilinçaltımızın bize söylemeye çalıştığı şeyler ya da saklamaya çalıştığımız hisler onlarda gizlidir ama belki de sadece uyurken bizi eğlendirmek için ortaya çıkan saçma senaryolardır. ben gördüğüm rüyaların hepsini hatırlamak isterim ama uyandıktan hemen sonra not almazsam saniyesinde unuturum. bunlar da notlarıma yazmayı hatırladığım birkaç rüya.
- Kızgın Damdaki Kediler
Çocukluk, gençlik ve bağımsızlık... Çocukluktan gençliğe geçiş, bağlılıktan bağımsızlığa uzanan karmaşık bir süreçtir. Kendimizi tanımaya başladığımız ilk anlardan itibaren, ailemiz, eğitim kurumları ve diğer dış etkenler tarafından şekillendiriliriz. Bu süreçte, bize sunulan takvimler ve talimatlarla hareket ederiz. Ancak bir gün, aniden hayatla baş başa kalırız ve "Artık kendi kararlarında özgürsün" denir. Ailenin ve okulun güvenli çatısından ayrılarak, kendi çatımızı inşa etmeye başlarız. Aslında, ilk kez kendimizi tanıma süreci burada başlar. Kendimizle ilk kez tanıştığımızda, her zaman o kişiden memnun olmayabiliriz. Aynadaki kişi ne istiyor? Şimdi ne yapacak? Neleri sever? Bu sorular, kendi damımızı şekillendirir; bazen çok emin olarak inşa ederiz o damı, bazen ellerimiz titreyerek, kaygılarla. “Geceleri daha çok seviyorum o yüzden. O çatı biraz olsun soğuyor ve üzerinde durulabilecek hâle geliyor.” Geçtiğimiz günlerde, Tennessee Williams’ın "Kızgın Damdaki Kedi" (özgün adıyla "Cat on a Hot Tin Roof") oyununu izlemeye gittim. Bu eser, Amerikan tiyatrosunun klasiklerinden biridir ve derin aile dramlarını işler. Oyun, varlıklı bir pamuk üreticisi olan Big Daddy Pollitt'in Mississippi'deki malikanesinde geçer ve aile içindeki gizli gerçeklerin açığa çıkmasıyla yaşanan çatışmaları konu alır. Eğer izlemediyseniz, 1958 yılında Paul Newman ve Elizabeth Taylor’ın başrollerini paylaştığı uyarlama filmi izlemenizi tavsiye ederim. Beni en çok etkileyen ve sonrasında saatlerce düşünmeme neden olan duygu, Maggie’nin kendini içinde bulunduğu ilişkide "kızgın damdaki kedi" gibi hissetmesiydi. Tennessee Williams, bu eserinde bireylerin kendi arzuları, korkuları ve toplumsal beklentiler arasında nasıl sıkışıp kaldığını Maggie’nin bu hissiyatı üzerinden anlatmaktadır. Şu soruyu sordum kendime daha sonrasında: Hepimiz birer "kızgın damdaki kedi" değil miyiz aslında? Ben de o kedilerden biriyim. Kendimle yeniden tanışıyorum. Hayatımı bir teraziye yerleştiriyorum; bir tarafta isteklerim, arzularım, bir tarafta kaygılarım. Dünya bu kadar hızlı ilerlerken, kaygılarım da gitgide büyüyor, isteklerimin önüne geçiyor. Sanki o üzerinde bulunduğum, kendi kendime inşa ettiğim dam gün geçtikçe ısınıyor. ”Where’d the sun go?” Sadece ben değilim, biliyorum bu sıcaklığı hisseden. 20’li yaşlarında, kendini bulmaya çalışan herkes benimle birlikte o çatıda, aynı kaygıları paylaşıyor. Bazen sorularına yanıt bulamayacağı kaygısıyla kendiyle yüzleşmekten kaçıyor. Yanıtlardan kaçarken de gitgide o kızgın dama alışıyor. Aslında başka bir çözüm yolu daha var: yüzleşmek. İnsanın kendiyle yüzleşmesi, sevgi ve kararlılıkla mümkün. Her şeyden önce kendini sevmek; kaygılarınla, korkularınla her şeye rağmen kendini sevmek. Ve kararlı olmak. İlk başta ne kadar zor gelse de, gün geçtikçe, pes etmedikçe, her gün bir önceki günden biraz daha fazla dayandığında alışmaya başlıyorsun. Damdan inmek bir çözüm değil, bir kaçış. Bunu fark ediyorsun. Herkesin damı farklı ama damlarımız yan yana.
- musmutsuz piskoposlar
İnanç, mobilitedir. Kişinin, gözlerini karanlığından ayırıp sabahın perde arasından sızan ışığına doğru açmasının ardındaki yaşam gücüdür. A noktasından B noktasına gitmek, arkasında bir anlamın varlığını şart koşar. Bu anlama tutunmayı sağlayan kavrayışımız ise inancımızdır. Öyle ki en büyük acılar acının kendisinden değil, anlamsızlığından kaynaklanır. Böylelikle inanma ihtiyacı kendini öylesine acil kılmış olur ki, birçok kişi için bu arzuyu rasyonel bir biçimde inceleyecek konfor ortamı yaratabilmek bir lüks halini alır. Bu, aynı zamanda inancın kendine koşulladığı lanetidir. Akıl, kişinin inancı ile çakışan bir bilgi karşısında, henüz bu bilgiyi irdeleme evresine bile varamadan, duygular tarafından engellenir. İnanç, öylesine esas bir tohumdur ki, vücut tüm hareketiyle beyni bildiğine sarılmaya zorlar, farklı bir görüşü savaş-ya-da-kaç tepkisi ile ele almaya mahkum bırakır. Bu koşullar altında, bildiği ile inandığı arasında kalan insan, neye tutunacağını şaşırır. Maalesef duygular, gerçekliği algılayan aklı ikna etmek için yeterli değildir. Gerçeğin soğuk elleri yatak altından daima bir yerleri dürter. Beyin, bu huzursuzluğa son vermek için gerçeklik olarak deneyimlediği şeyi bükmeye başlar. İnancı gerçekliğe göre değil, gerçeği inancına göre resmeder. İşte bu nevrozdur. İnanç, kendini sürdürmek için her şeyi yok etmeye razı olur. O, böylesine kudretli ve böylesine yıkıcıdır. Bu, her inananın kaderi olmak zorunda değildir. Kimi tarafından dinlerin lüzumsuz olduğuna dair sıkça savunulan modern görüş verimsiz bir tartışma ortamı yaratır. İnanç, böylesine asli bir ihtiyacın karşılığı iken, din yalnızca bunun en yaygın formudur. İnançlı birini cahil veya yobaz olarak adlandırıp bir kenara atmak bu yüzden eksik bir yargıdır. Dini yalnızca dogmaları çerçevesinde inceleyenler henüz inancın doğasını kavramamıştır. Fakat bir dine koyu koyuya bağlı olan insanlar için ise farklı bir eleştiri geçerlidir: onlar inancın mecburiyeti altında ezilmişlerdir. İnananın dramı ise burada başlar. İnancı uğruna gerçekliği feda etmiş kişi, duydukları ile duymak istedikleri arasındaki gerilimin merkezinde mahsur kalır. İnancı tarafından yutulmuş insan, insan olmayı terk edemeyeceğinden inancı ile hiçbir zaman tamamiyle bütünleşemeyerek daimi bir bulantı, reddediş, ve çatışma içerisinde süzülüp gider.
- kendi sesini bulmak
Gittiğin her yerde, dokunduğun her insanda, aldığın her ilaçta kendini arıyorsun. Sesini çıkartmaman gereken bir ailede, karakterini bastırman gereken bir toplumda ve kişilerde uzun süre kaldıktan sonra kendi sesini bulmak zaman alıyor. Başkalarının sesini kendi sesin sandığın oluyor. Kendi sesine yabancı olduğunu fark edip, kendinle tanışıyorsun. Bu yüzden gittiğin yerden çok, gitmiş olma fikrini seviyorsun. Hareket halinde olma, bir şeylerden uzaklaşma hissi seni büyülüyor. Gittiğim her yerde defterlerime ‘keşke gittiğim yerlere kafamı götürmesem’ yazışlarımı hatırlıyorum. Toksik bir çevrede büyümenin en komik yanı acıya bağımlı hale geliyorsun. Acının içinde öyle ham ve gerçek bir his var ki yaşadığının inanılmaz bir kanıtı olarak her nefesinde, hücrende hissediyorsun. Seni tamamen tüketiyor, başka hiçbir şeye yer bırakmadan. İlk düşmeye başladığımda o kadar duygu doluydu ki, özellikle öfke. Hissedebileceğim her hissi her hücremle hissediyordum. Tüm vücudumla yaşadığımı da hissediyordum. Sonra duygular solmaya başlıyor. Kendini bir hareketsizlik içinde, hissizlikle sıkışmış buluyorsun. Tepki vermeyi, yanıt vermeyi unutuyorsun. Yeni bir duygu yok, kalkmak için bir motivasyon yok. Her şeyin tatsız olduğunu düşünmekten bile tat almayı bırakıyorsun. Bir noktada sonsuza kadar düşemediğini fark ediyorsun. Bu farkındalık hem özgürleştirici hem de korkutucu. Bir zamanlar hissettiğinin en küçük kırıntısını arzular hale geliyorsun. Yeniden, kısa da olsa, hayatta olduğunu hissetmek için her şeyini verebilecek hale geliyorsun. Çok uzun süre bu noktada tıkalı kaldıktan sonra sanırım artık boşluk ile barış imzalamayı yavaş yavaş öğreniyorum. Düşüşün kaosuna kapılmaktan çok durgunlukta kendini yeniden inşa etme, kendini tekrar keşfetme ve hissetme şansı daha ilgi çekici geliyor. Ya da tek çıkış yolu bu olduğu için bunu kabullenmeyi öğreniyorum. En sevdiğim sanatçılardan biri ve sonsuz ilham kaynağım olan David Lynch’ın de röportajında bahsettiği gibi de ‘The more you suffer, the less you want to creat e’ gerçekten. O yüzden şu an gittiğim yerlerde kendimin sandığım düşüncelerimden tiksinmek yerine kendi sesimi bulmaya çalışıyorum. Bilinçaltımla bağımı koparmamaya çalışıyorum. Kendimi bildim bileli hep bir şeyler düşlüyorum, ama neden o düşleri gördüğümü, hissettiklerimin kaynağını çözmeye çalışıyorum—içimde olup bitenlerin farkına varmak için. Bazen günler bomboş geçiyor, sadece duvarları seyrediyorum. O desensizliğin içinde düşüncelerimi duyuyorum. Bu defa, her şeyi anlamlandırarak düşüncelerimi yakalıyorum.
- Yasir Yurtoğlu: Oyuncak Bebekler ve Dönüşüm
Lokal Sanatçılar Serisi Vol.1 Ankara merkezli multidispliner bir sanatçı olan Yasir Yurtoğlu ile bu söyleşiyi yapmaya giderken ne beklemem gerektiğini bilmiyordum açıkçası. Kendisini sadece birkaç kez sosyal ortamlarda görmüş ve evine geldiğim bir gün çalışmalarına göz atma fırsatı bulmuştum. İlk bakışta “karamsar” olarak betimleyebileceğim bu çalışmaların Yasir’den çıktığını görmek beni şaşırtmıştı. 6 saatlik sohbetimizin sonucunda bu şaşkınlık, ilham ve umuda dönüştü. Bu yazıda Yasir'i anlatacağım, ancak objektif olamayacağımı belirtmek isterim. Hayranlık ve takdirle karışan hislerimle, kendi perspektifimden Yasir’in sanata yaklaşımı, yaratıcı süreci ve motivasyonlarından bahsedeceğim sizlere. “Hep bireysel yaşantımdan yola çıkarım.” diyor Yasir, sanata yaklaşımını anlatırken. Çubuk’ta doğup “16 yıl boyunca bir fanusta” yaşayan Yasir’in çalışmalarının kaynağı buradan alıyor. Özelden genele giden çalışmalarıyla sanatında kişisel olan, toplumsal bir bağlamda da anlam buluyor. Sanatı, sadece kendini ifade etmenin değil, aynı zamanda bu coğrafyada kuir varoluşun ve hayatta kalmanın bir aracı. Mücadele ve direniş gibi terimler sıkça kullanılsa da, konuşmalarımız sırasında Yasir’in eserlerinde benim gördüğüm temel tema, dönüşüm. O, deneyimlediği travmaları, kimliği yüzünden çevresi tarafından yöneltilen nefreti ve şiddeti bambaşka bir şeye dönüştürüyor. Bu dönüşüm, onun sanatını sadece estetik boyutta değil, aynı zamanda varoluşsal bir boyutta anlamlı kılıyor. Bu anlam “Öğle Yemeği” çalışmasında gözlemlenebiliyor: Yasir Yurtğlu, Öğle Yemeği, 2022 Bir enstalasyon çalışması olan “Öğle Yemeği”nde, küflenmiş yemek atıkları, oyuncak bebek parçaları ve plastik tabaklardan oluşan havada duran bir sofra görüyoruz. Oyuncak bebekler, kuir kimliğin temel imgelerinden biri olarak basit bir cümlede açıkça bağdaştırılıyor: “Gayler ve oyuncak bebekleri.” Küçükken oynamak istedikleri, ancak “erkek” oldukları için toplumun onlara yasakladığı bu oyuncaklar, kuir bireylerin kendini ifade etme arzusu ve bastırılmış kimlikleriyle güçlü bir bağ kuruyor. Yasir’in çok katmanlı alt metinler barındıran çalışmalarından bu eserinde özellikle dikkat çekmek istediğim nokta, inorganik ve organik maddelerle varoluş mücadelesini nasıl sergilediği. Ailesiyle kendini soyutlayarak oturduğu sofradaki yemekler çürüyor ve yok oluyor, ama plastik bebekler her zaman var oluyor. “Bu bir mücadele.” diyor Yasir. Kuir olmak ve bunun mücadelesi her zaman vardı, var olmaya da devam edecek. Ancak nefret, anlayışsızlık ve cehalet bir gün yok olacak ve ardında sadece kötü bir koku bırakacak. Biçimsel olarak bakıldığında tatsız bir his uyandıran bu görsel, bağlam içinde bir direniş ve umut hikayesine dönüşüyor benim için. İlk başta bahsettiğim şaşkınlık hissi de tam olarak bu çalışmayla birlikte şekillenmeye başlıyor. Yaratıcı Süreç ve Resim Öncesi Rollo May , “İnsanın yaratıcı bir süreç içinde kendisinin bilincine vararak tekrar bulması”nın önemini belirtir. Bu önem, Yasir’in yaratıcı sürecinde rahatça gözlemlenebiliyor. Yasir, sanatını ikiye ayırıyor: pre-painting ve painting. Pre-painting, resim öncesi demek olsa da, o daha resim olmayan çalışmalarını böyle adlandırıyor. Eskiz değil, çünkü bir eskize göre çok daha uzun uğraşılmış; ama resim de değil, çünkü alt metin gibi eksik ögelere sahip. Bu aşama, serbest çağrışımlara ve spontan üretime dayanıyor. “Kafamdaki resmi bitirip doğrudan başlarsam, istediğim sonuca çok zor ulaşırım ve müthiş bir hayal kırıklığına uğrarım. Buna uğramamak için pre-painting yapıyorum,” diyor. Pre-painting süreci, bir nevi zihinsel arınma gibi. Yasir, bu süreçte bilinçaltını boşaltıyor, düşüncelerini serbest bırakıyor. Ve bu sayede yaratıcı süreçteki en büyük engellerden birini çözümlemiş oluyor: mükemmeliyetçilik. “Kafandaki kurguladığın resim ne kadar mükemmelse, o kadar büyük hayal kırıklığına uğruyorsun. Çünkü hiçbir zaman kafandakinin birebir aynısını yapamazsın.” Yasir, bu engeli, süreçteki değişimleri ve farklılıkları birer potansiyel olarak görmekle aşıyor. Ona göre, “Bu farklılıkları hata olarak yorumlamak, aslında kendi emeğine saygısızlık.” Yasir Yurtğlu, Kendi Kendime Kalamıyorum, 2024 Performans Sanatları ve Kaygı Hacettepe Üniversitesi’nde resim mezunu olan Yasir, sanat yolculuğunu performans sanatıyla çeşitlendirmiş. Bunun nedenini sorduğumda, sanat kaygısını şu cümlelerle özetliyor: “Benim kaygım tamamen çalışmalarımın alt metni. Fikirler orada önemli. Sadece biçimsel olarak yaklaşabilirdim, ama bunu yapamıyorum. Konuşmam lazım, anlatmam lazım, insanların yorumlaması lazım.” Yasir, resimlerinin yaşadığı yerde ve insanlar arasında yeterince yankı bulmadığını fark etmiş. “Hocalarım, kuir arkadaşlarım, entelektüel çevrem zaten bu alt metni anlayabiliyordu. Ancak yaşadığım yerde, insanların resme bakışı sadece estetik düzeydeydi. Bir direniş unsuru olarak yeterince çarpmıyordu.” Bu yüzden sanatı, yerelde bir etki yaratabilmek ve istediği kitleye ulaşabilmek adına performansa evrilmiş. Tam olarak ne yaptığını anlamadıklarını biliyor ama “Dur bir dakika, bu da ne?” dedirtmek bile ona yetiyor. Çubuk ve Tüketmek Konuşmalarımız sırasında beni düşündüren bir diğer unsur, Yasir’in doğduğu ve 16 yıl boyunca yaşadığı Çubuk’la olan ilişkisiydi. “Çubuk Çayında Yürümek” çalışmasında ve Unite ’da açtığı “Kendi Kendime Kalamıyorum” sergisindeki işlerinde de Çubuk’u görmek mümkün. Birçok çalışmasının bulunduğu sergide performans gösterisinde bulunan Yasir, taş yünü ve cam kırıklarıyla Çubuk çayından getirdiği suyla kendini yıkıyor. Yasir Yurtoğlu,Çubuk Çayında Yürümek, 2022 “Sanatta ben meseleyi uzayda aramıyorum.” diye başlıyor. “Ben Çubuk’u deneyimledim. Ben Çubuk’ta arıyorum.” Deneyimlediği olumsuz olayların merkezi olan Çubuk’tan kaçmaması beni çok etkiliyor. Herhangi bir şiddet ve nefret yönlendiren bir yerden kaçma isteği, insanın kendisini korumak için evrimleşen bir dürtüyken, Yasir fiziksel olarak orada olmasa bile, Çubuk’un onda kalmasına izin veriyor. İzin vermekle sanatında hayat buluyor. Çubuk’ta yaşadığı baskılar, nefret dolu deneyimler ve kişisel travmalar, çalışmalarında anlam buluyor. “Dile gelen şifa alır,” diye açıklamaya başlıyor. “Kafamın içerisinde tuttukça orayla ilgili düşüncelerimi. Bu bana zarar veriyor. Üretmeme engel oluyor, hiçbir şey yapamaz hale geliyorum.” O zaman anlamaya başlıyorum. Çubuk’tan kaçmaması, onu anlamaya, anlatmaya çalışması, sindirmesi... Aslında kendisinin kurtuluşu. Kurt Goldstein ’in organizma kuramı geliyor burada aklıma. Kişinin kendini gerçekleştirme düşüncesinin ve kaygısının, aslında organizmayı yıkıma götürecek bir duruma karşı gösterdiği tepki. Yasir’in Çubuk’u bu kadar işlemesi, aslında onun var olma mücadelesinin bir parçası. “Anlattıkça, konuştukça tükettiğin bir nokta oluyor. Tüketmeye çalışıyorum. Yaşayayım, tüketeyim, anlatayım, üreteyim. Oradan ders çıkartıp yeni şeyler üreteyim.” Böylelikle sürekli gelişen ve değişen bir yaratım süreci yaratıyor kendine. I Am Waiting for Daddy to Buy Some Jelly Beans Yasir’in “Şaheserim” olarak adlandırdığı bu çalışmasından bahsetmeden geçemeyeceğim. Şu ana kadar konuştuğumuz ve size aktarmaya çalıştığım Yasir’in sanata yaklaşımını daha net anlatabileceğini umuyorum: Yasir Yurtopğlu, I am waiting for daddy to buy some jelly beans, 2023, ahşap üzerine duvar boyası ve hamur, 70x70 Ahşap üzerine duvar boyası ve ekmek hamuru kullandığı bu çalışma, karmaşık bir baba-evlat ilişkisinin derinliklerine iniyor. Eserde, bir çocuğun babasına olan sevgisiyle babanın homofobik tutumları arasındaki çelişkili bağ açığa çıkarılıyor. “Ben onu çok seviyorum çünkü o benim babam ve babalar sevilir” açıklaması, babasının kendisinin celladı olduğunu anlattığı anın hemen ardından geliyor. Bu çalışmayı babasının bir ayak parmağını kesmek üzere hastanede yattığı süreçte yapmış. Eserde, yatay pozisyonda dört parmaklı bir bacak babasını temsil ediyor. O dönemde, babasının yanında kimse yokken, onun yanında duran tek kişi kendisiydi. “Her gün kendime şunu sordum: ‘Ben bunu neden yapıyorum?’” diye anlatıyor. Bir sürü sorgulamanın içindeyken, celladını hayatta tutmaya çalıştığını fark ediyor. Onun için mücadele ediyor, kendi hayatından ödün veriyor. Kendine bir cevap ararken, çocukken babasının işten çıktığında ona aldığı jelibonları hatırlıyor. “Aslında hastanede yanında durduğum baba, benim çocukken aradığım, hasretini duyduğum baba figürü. Hiç sahip olmadığım baba figürü için buradayım.” Celladı olan adam için değil, ona jelibon getiren baba için orada. Ona bakıyor, ona hizmet ediyor. Babası ameliyat süreçlerinden geçtikçe, tablodaki hamurdan yapılmış bacak da küflenip yavaş yavaş yok oluyor. Kişisel deneyimlerinden yola çıkan bu çalışma, izleyicilerde farklı anlamlar buluyor. Yasir bu bağlamı anlatırken, bu spesifik olayı yaşamamış olsam bile bağ kurmaktan ve etkilenmekten kendimi alamıyorum. “Biliyorum ki, ben bunu yaşıyorum ama sen de yaşıyorsun. O da yaşıyor. Bundan çok eminim,” diyerek ortak insan deneyiminin derinliğine işaret ediyor. Güvenli Bir Yerden Kendini Var Etmek Deneyimlerini sadece çevresiyle paylaşmanın ötesinde işler yapmayı umuyor. “Türkiye’de yaşayan bir sanatçı olarak, bu siyasi ortamı, bu kültürel ortamı deneyimleyerek var oluyorum. Türkiye’de böyle çalışmalar üreterek Avrupa’da saygı görmek idealimdir,” diye açıklıyor. Onun için sanat, yalnızca estetik bir ifade değil; aynı zamanda toplumsal bir dönüşüm aracı. “Bu, Avrupa’daki insanların buraya bakış açısını değiştirecek küçük de olsa bir etkidir. Ufak da olsa çaba, çabadır. Bu beni motive eden şeylerden biridir.” Toplumsal etkiyi sadece Avrupa’da yaratmayı değil, aynı zamanda buradaki insanları da harekete geçirmeyi istiyor. “Güvenli bir yerden kendimi var etmeye çalışıyorum,” diyerek bu hassas dengesini ifade ediyor. “Hedef olmaya gerek yok. Saldırılmaya hiç gerek yok. Çok fazla olsak bile ses çıkaran çok az insanız. Hemen bastırılabiliriz çünkü karşımızdaki gücün farkında değiliz. Hayatın içinde bir yerden bu aktivizmi yürütürsek, bunu var ederiz.” sözleriyle organik aktivizm olarak adlandırdığı direniş nasıl sürdürülebilir kıldığını anlatıyor. “Sanatçı bilinçli bir şekilde ahlak yaratmaz. O, sadece varlığında kendini gösteren görüşü duymak ve bunu ifade etmekle ilgilenir,” diyen Rollo May’in sözleri, Yasir’in sanat anlayışını yansıtıyor. Sanatın toplumsal yapıyı şekillendirebilecek bir araç olduğunun ve bu aracaın doğru kullanılmasının öneminin altını çiziyor. Yasir Yurtğlu, Gulyabani, 2023 Dönüşüm ve İçecek Bir Şeyler Yazının sonuna gelirken, Yasir’i sizlere hak ettiği şekilde aktarabilmiş olmayı umuyorum. Dediğim gibi, bu objektif bir yazı olmadı ve açıkçası bunun için bir çaba da sarf etmedim. Yasir’in sanatını, kendi yaşadıklarını dönüştürme ve bu dönüşümle kendini var etme ve anlamdırma mücadelesi olarak görüyorum. Yasir’in, yoğun bir nefretle karşılaştığı bir yerden kaçma isteği beklerken, tam tersine oraya dönmesi ve bu bağı sanatıyla dönüştürmesini taktir ediyorum. Çünkü bu süreç, yüksek bir duygusal olgunluk gerektiriyor. Travmaları kabullenmek, onlardan kaçmamak ve onlarla birlikte var olmak... Bunlar kolay şeyler değil. Oysa Yasir, bu zorlukları bir direnç ve üretim kaynağına çevirmiş durumda. “Bu yaşadıklarımın ardından içimdeki nefret artık zirveye ulaşmıştı; dolup taşıyordu.” diyor başka bir çalışmasını anlatırken. Aslında sanatta bu tür dönüşümleri ve yaklaşımları sıkça görürüz. “Büyük sanatçılar” dediğimiz isimlerden, varoluşsal problemlerini sanatlarına yansıtmalarını bekleriz. Ancak, aynı şehirde yaşadığımız, aynı çevrelerde bulunduğumuz bir sanatçının bunu yapması, bir şekilde daha etkileyici geliyor. Etrafımdaki birçok yaşıtım gibi, geçmişin ağırlığından kaçmak için farklı uyuşturma ve hissizleşme yolları aramak yerine Yasir, bu yükle yüzleşmeyi ve onu sanatı aracılığıyla dönüştürmeyi seçiyor. Günümüz dünyasında, hislerden kaçışın bir norm haline geldiğini düşünüyorum. Yasir’in sanatına baktığımda, bu kaçışın ötesinde bir şey görüyorum. O, hislerin altında ezilmek yerine onları başka bir şeye dönüştürmeyi seçiyor. Gücü ve kontrolü yaşadıklarından alıp kendine veriyor. Resim ve performans sanatı, onun için bu dönüşümün araçları. Ama bu ifade, herhangi bir yaratıcı formda kendini gösterebilir. Belki de hislerimizden kaçmak yerine onlarla yüzleşsek, daha anlayışlı ve şefkatli bireyler olabiliriz. Belki de bu, daha uyumlu bir topluma giden bir yol olur diye umuyorum. Nerdeyse bütün cumartesi süren sohbetimiz bitmeye yaklaşınca, hemen yan odasındaki atöylesine geçiyoruz. Duvarlarını yeni boyadığı odanın her yerindan çalışmalar, resimler ve boyalar çıkıyor. Bize linol baskı yapmayı gösterirken bir yandan çıkışta ne içsek diye konuşurken fark ediyorum: Yasir’in sanatında hayata tutunma mücadelesini izliyoruz. Bu, kişisel bir direniş ve toplumsal bir mücadele. Ne yazık ki, insanlar nefret ve cehaleti seçtiği sürece bu tür mücadeleler devam edecek. Ancak, Yasir’in kendi yarattığı hayatına, evindeki yaşam dolu atölyesinde ve sanatına baktığımda, bugün onun kazandığını düşünmeden edemiyorum. Ve bu, bana tarif edilemez bir umut veriyor. “Yeni bir gerçekliğe yaşam verenlerdir bunlar. İnsan bilincini genişletenler bu kişilerdir. Sanatçıların yaratıcılığı, bir insanın dünyada kendini var etmesinin en temel göstergelerinden biridir.” — Rollo May
- GEÇER NOT (SATISFACTORY)
"GÜLÜMSE! DİŞLERİNİ GÖSTER! DAHA ÇOK GÜLÜMSE!" dedi mezuniyet fotoğrafçısı. Verilen talimatları eksiksiz yerine getiren biriydi. Dudaklarını gerdi, gösterebileceği tüm dişlerini sundu kameraya. Kafası yıllardır ona verilen talimatlardan dolayı şişmişti, içinde emirler yankılanıyordu. Ama yankılananlar talimatlardan ibaret değildi. “Bitirdim işte!” dedi içinden. Neyi bitirdiğini kendisi de tam bilemiyordu. Görevleri yetiştirmek için çektiği çileleri mi? Uykusuz geceleri mi? Yoksa umurunda olmayan şeylere çalışırken ilgisiz bıraktığı ilhamını mı? 70x50 Tuval üzerine yağlı boya Başını düzeltti. Boynundaki düğüm sıkılaştı. Öylece oturduğu yerde boğuluyor gibi hissediyordu. Her yutkunmaya çalıştığında hissettiği o yoğun baskı, kendini anlatamamanın, istenildiği gibi olmaya çalışmanın, her şeyi yolunda göstermek zorunda olmanın yüküydü. Dişlerinin kapattığı dili, boğazında asılı kalmıştı. Ne "bitti" diyebiliyordu ne de "hâlâ buradayım." Yıllar içinde kaybettiklerini düşündü. Kafasındaki keratinleri kaybetmişti. Aynaya bakmaya cesaret ettiği günlerde kasılmaktan kırışıklıkları derinleşmiş alnını, en az kendisi kadar dolmuş gözlerini, yaşlanan deri katmanını görüyordu. Sinirden oluşan damarları, derinin altından kendilerini örmüştü. Düzensiz görünemezlerdi... “Biraz daha kaldır çeneni ve gülümse” dedi fotoğrafçı. Figür, komuta uydu. Önemli olan görüntüydü. Başarısının kanıtı olarak duvarına asacağı fotoğraflarda neşeli görünmesi gerekiyordu. Ne de olsa, sistemin çarkları içinde başarı denilen bir yere ulaşmıştı. Ya da daha "başarılı" olabilmek için daha çok çile çekmeye hak kazanmıştı. Ama zaferinin kutlanışında hissettiği tek parlak ışık, gözlerini kamaştıran bembeyaz flaştan geliyordu. Çekim bitti ve fotoğraflarına baktı. Başarı gerçekten böyle mi görünmeliydi?
- kızın şarkısına eşlik eden ay
Doğamayan fikirlerin sancıları. Varoluşsal bozukluk ve 'grain'li gökyüzü. Toprak ve ay arasındaki boşlukta bulunmaya çalışan özgürlük kırıntısı. Fotoğrafların kendi oluşumunu tamamlamasıyla beraber gözlerim önüne serilen temalar bunlardı. Nisan ayında biliyordum doğurmam gereken bir şeylerin olduğunu. Nereden geldikleri bir sırdı. Fikirler, benden önce kendilerini oluşturuyor, onayımı beklemeden kendi bağımsızlıklarını ilan etmek istiyorlardı. Karnım aniden tekmelenmeye başlamıştı. Varlıklarını ancak acı çekerek hissedebiliyordum. Kendi ayakları üstünde durmak, yeryüzünü kendi enstrümanlarıyla deneyimlemek içindi her şey. Sancılarım, fikirlerim ile aramdaki egemenlik mücadelesinin sebep olduğu gerilimden ibaretti. Lensime fışkıran ise bu çatışma sonucunda kendini tekrar doğuran fikirlerimin kendisiydi.








